Abdulselam Akıncı - 1975 senesinin sarı sonbaharında akşama doğru güneş ağır ağır ufuktan çekiliyorken o dönemin düğünlerinin vazgeçilmez kavalcısı Evdilrezaqê Dedaşê Silvan Hazro yol ayrımında Başnêq (Bağdere) köyü yakınlarında, kendisini Dedaş köyüne bırakacak herhangi bir araç beklemektedir. Çok çok uzaklardan güneşin batışını takip eden karanlık bir örtünün ovanın üzerine kendini sermeye çalıştığı o saatlerde Diyarbakır’dan Silvan’a dönen bir köy dolmuşu sonbaharın alaca buğusunda, ardından tozlar savurarak gelip kavalcı Evdilrezaq’ın önünde durur ve kavalcı Evdilrezaq biner dolmuşa. Yol boyunca dolmuşun teybinden çalınan dengbêj kilamlarıyla ve sonbaharın hüzünlerine hüzün katarak uzak hasretlere, tamamlanamamış yarım kalmış yolculuklara çıkan dolmuşun yolcuları, kavalcının dolmuşa binmesiyle içsel yolculuklarını yarım bırakıp kendilerine gelirler. Kavalcı, şoförün yanına oturmuştur. Şoför; kavalın yanındaysa Silvan’a daha 25 km var, çal da dinleyelim seni der. Yolcuların tamamı da şoförü onaylayınca kavalcı başlar kavalıyla birlikte inlemeye. Kısa bir süre sonra dolmuşun arka tarafında oturan yaşlıca bir kadının hıçkırıkları, kavalın ezgilerine karışıp dolmuşu doldurmaya başlar. Kavalcı Evdilrezaq kaval çalmayı bırakıp yaşlı kadının yanına gidip neden ağladığını sorar. Yaşlı kadın kavalcıya; senin ezgisini çaldığın kilam Xêrya Hecî kilamıdır ve o Xêrya Hecî de benim der. Kavalcı şaşırmıştır. Yaşlı kadın kavalcıya Silvan’a kadar bu makamı çalmasını rica eder ağlayarak. Kavalcı tekrar yerine geçip aynı kilamın ezgisini çalarken yaşlı kadın da kaldığı yerden ağlamasına devam eder.
Coğrafya kaderse şayet ki öyledir, İbn-i Haldun bana katılır mıydı bilemem ama ben söylemiş olayım, bir de kaderi coğrafyasına dönüşen insanlar vardır. Yaşama ait tüm gerçekliklerden soyutlanıp, kendi nehirlerini, kendi dağlarını, kendi ovalarını kendi gökyüzünü inşa eden insanlar… Ve kendine ait atmosferde kendi yıldızlarıyla, kendi güneşiyle ve kendine ait yeryüzünde yaşamakla yaşamamak arasındaki arafta gidip gelen insanlar… Dahası, her şeyini o kaderin belirlediği ve görünmez olan o coğrafyasının sınırlarında yaşayıp, sonra da kendi yarattığı coğrafyasıyla yitip giden insanlar… Kaderi coğrafyası olmuş insanların dünyasının tanrısı ise ‘aşk’tır. Kavalın ezgilerine hıçkırıklarını bağışlayan o kadın, kaderi coğrafyasına dönüşen insanlardandı. Hani ‘’Acı veren geçmiş geçmemiştir’’ demiş ya Murathan Mungan, işte o hıçkırıklar kaderi coğrafyasına dönüşen Xêrya Hecî’nin, acı verdiği için geçemeyen geçmişinin herhangi bir mevsiminde ve her an yağmaya hazır gözyaşlarına eşlik eden gök gürültüsüydü. Gözlerinden akıttıkları ise hiçbir zaman kavuşamadığına ve hiçbir zaman kavuşamayacak olduğuna tuttuğu yasın gözyaşlarıydı. Aynı zamanda tanrısı olan ‘aşk’a kabule değer bir sunak ve ölüleri diriltmeye muktedir olduğunu söyleyen tanrısını bunu ispatlamaya davet eden yakarışıydı o gözyaşları. Kalbine yazdığı ve dengbêjlerden başka hiçbir dilin söylemesine, hiçbir elin dokunmasına, kirletmesine izin vermediği nicedir yaslı ve artık oldukça yaşlı hikâyesinin gözyaşlarıydı.
Kavalın ilk sesiyle hatırlayıp, uğruna gözlerinden sağanaklar yağdırdığı ve 1928 yılının sonbaharında uğruna bu kilamı yaptığı, bu ağıdı yaktığı kişi ise Şêx Fexrî Bûkarkî’den ya da dengbêjlerin tabiriyle Bavê Behçet’ten başkası değildi. 1975 senesinin sonbaharında Diyarbakır Silvan yolundaki bir köy dolmuşunda, o duraksız yol hikâyesinde ipuçlarını yakaladığım olayların peşinden sürüklendiğimde Şêx Fexrî Bûkarkî (Bavê Behçet)’in, Xêrya Hecî’nin, Behçet’in kendisinin ve Türkiye yakın tarihinin ölüm, sürgün ve isyan dolu yıllarında buldum kendimi…
BÛKARKİ AİLESİNİN KÖKENİ
Hz. Ali’nin şehit edildiği 661’den sonra Emeviler (661-750) adıyla kurulan ilk İslam hanedan devleti döneminde yaşanan kargaşalar, halifeliğin saltanata dönüştürülmesi, itikadi anlaşmazlıklar neticesinde Irak-Suriye topraklarından Mezopotamya’ya, Anadolu’ya ve dünyanın farklı bölgelerine önemli nüfus göçü yaşanır. Şêx Fexrî Bukarki’nin ailesi de, kesin olmamakla birlikte Emeviler döneminde bir ihtimal de Emevi Devletinin saltanatına son verip onun yerine kurulan Abbasi (750-1258) İslam devleti zamanında gelip Diyarbakır’a yerleşirler. Konuyla ilgili görüşlerine başvurduğum araştırmacı yazar tarihçi Müfit Yüksel Bûkarkî şeyhlerinin şecerelerinin tamamının ellerinde olduğunu söyleyip onların Hz. Hasan soyundan olduklarını fakat Diyarbakır’a geldikleri tarihe dair kesin bir bilginin mevcut olmadığını ifade etti. Ehli Beytin sürgünleri Bûkarkîler, evvel zamanda içerisinde gelip yerleştikleri Diyarbakır ve civarlarında geçen süre zarfında Kürtleşirler.
Şêx Fexrî Bûkarkî, 1889 yılında Diyarbakır’ın Silvan ilçesine bağlı Qamîşlo (Kamışlı) köyünde dünyaya gelir. Şêx Fexrî’nin doğduğu köy daha sonra Bismil’e bağlanır. Köyün sulak yerde olması, sazlık ve kamışlıkların çok olmasından dolayı köy bu ismi alır. Bukarkiler Kamışlı köyünü satın alıp yerleşmeden önce Bingöl Solhan (Bongilan) mıntıkasındaki yaylalarda göçer bir hayat sürdürürler. Bukarkiler’in uzun süre göçer hayat yaşadıkları Bukarki Yaylası da şimdilerde Solhan Baraj gölünün Suları altındadır. O dönem yayla olarak kullanılan yer Solhan ilçesinin Doğuyel köyü mıntıkasında olup, orada Bukarki şeyhlerinden Şêx Yusuf’un kabri de bulunuyor. Buradaki yaylalarının adı da Bukarki Yaylası’dır. Sonraları aile Silvan ve Bismil taraflarında, Kamışlı- Cadde- Hacıka-Karabadıran- Sorka- Omera- Mexs- Zengilo ve Las köylerini alarak yerleşik hayata geçerler. Şêx Fexrî Bûkarkî daha küçük yaşlarındayken annesi Zerîfe ve babası Muhammed Tevfik vefat eder. Amcası şeyh Şemseddin ve babaannesi Fatma tarafından büyütülür. Babaannesi Fatma, ‘’Dîya Hadî’’ (Hadi’nin annesi) olarak bilinir. Ermiş, keramet sahibi bir kadın olduğu söylenen babaannesi Fatma üzerine bugün bile yemin ediliyor ve yöre halkı Allah’tan bir şey dilediğinde onun ismiyle Allah’a yakarıyor. Şêx Fexrî, eğitiminin büyük kısmını amcası Şeyh Şemseddin’e ait medresede yapar. Bukarkiler yerleştikleri bölgenin sosyal yaşantısında önemli bir denge unsuru olarak kendilerini hep gösterirler. Yereldeki halk arasındaki her türlü anlaşmazlığın çözüldüğü, her sosyal meselenin görüşülüp konuşulduğu bir mercii olurlar. Yörede sözüne itibar edilen, değer verilen bu ailenin bireyleri ehli beyt soyundan gelmeleri sebebiyle de bölge halkı onlara özel bir saygı ve sevgi besler. Şêx Fexrî’nin karizmatik, kararlı ve adil kişiliği onu bölgede sözü dinlenilen, yerel halk arasında adaleti sağlayan bir otorite konumuna getirir. Şêx Fexrî Bûkarkî, dört kez evlenir. İlk evliliğini amcası Şêx Şemseddin’in kızı Fatma hanımla yapar. Bu evlilikten Mehmet Tevfik adında bir çocukları olur. Fatma hanımın vefatından sonra ikinci evliliğini Hewêdan aşiretinden Dilşa hanımla yapar. Bu evlilikten Şêx Şirin ve Ali İhsan adında iki çocuğu olur. Üçüncü evliliğini ise Batman Receban aşiretinden Nafiya hanımla yapar. Bu evlilikten de Şêx Behçet ve Şêx Paşa isminde iki çocuğu olur. Bismil’in Of köyünden Çozeran aşiretinden Peri hanımla yaptığı dördüncü evliliğinden de Şehvezat isminde bir kız çocuğu ve Mücahit adında bir erkek çocuğu olur. Mücahit, Bûkarkî ailesinin sürgünde oldukları 1933-1947 yılları arasında Kütahya’da meydana gelen bir ev yangınında henüz küçük bir çocukken hayatını kaybeder.
[...]
Yazının devamı için: Gazete Duvar
https://www.gazeteduvar.com.tr/kultur-sanat/2020/05/31/dengbejlerin-dilinde-bir-donem-surgun-ve-olum/